Bu bahsedeceğim içe dönüklük, yoga ile kendi içine dön meselesi değil, başlık yanıltmasın. Konumuz aslında karakter yapısı içedönük (introvert) bir insanın yoga ile olan ilişkisi… Yaklaşık iki yıldır yoga stüdyolarına gitmez oldum. Ne verilen derslerin derinliği, ne eğitmenlerin ses tonu, ne de stüdyoların yeterliliği, sorun benimle ilgili. Kendi yoga pratiğimi kendi istediğim bildiğim şekilde gözlerden ırak, adeta kabuklu bir deniz hayvanı kabuğunun rahatlığını nasıl hissederse öyle yaşamak istediğim için. Yogayı paylaşmak istemiyorum. Ne hikayelerini, ne asanalarını, ne de genel muhabbetini. Altıma Hindistan tipi şalvarları çekip saçlarımı rastalayıp her tarafıma dövme de yaptırmak istemiyorum. Hipster ve yogini olup etrafa “all is love” mesajları saçmak da… Farzedelim ki tesettürlüyüm, nasıl iftar açtığım, ne kadar çok namaz kıldığım, ne kadar güzel oruç tuttuğum, hangi camileri ziyaret ettiğimi afişe etmek de tastamam aynı şey… Organiğinden permakültürüne, sahte ve içine patates basılmış eski kaşar, ya da en pislik tuvalet tipi ortamlarda salamuraya basılmış zeytin tenekelerinden kavanozlanıp yutturulan yurdumun en nadide yöresel ürünleri, ilaçlı böcekli en düşük kalite buğday unundan geleneksel erişte ve benzeri içi paslı kirli leğenlerde karılan sonra albenili bez torbalara giren gıdalar, bilmem ne kaç yılda bilmem ne kaç km yol yaptık, kendimize mi yaptık üleeeeyn, size de yaranılmıyor haaaa diyerek bu yetmiyormuş gibi kendi kaşınmıştır gecenin o vakti dışarda gezinmeseydi tecavüze uğramazdı zihniyeti, on altı on beş yaşındaki körpe ve bakire kız çocukları için gelin fantezileri düşleyen kart heriflerin imam nikahı muhabbetini normalleştirmeye çalışmalar… Daha sayayım mı? Savaş, tabut, şehit, sağ, sol, park, bahçe, yolsuzluk, düşünürsen suçlusun hadi bakiiim içeri muhabbetlerine henüz girmedim! Yetmez, buradan dünyaya açılalım! Mesela bildiğiniz Gandhi, ailesinin genç kadınlarını çırıl çıplak soyup yanına yatağa yatırıp harika bugün de kendime hakim oldum, cinsel ilişkiye girmemeyi başardım, tutuyorum kendimi diye kendi kendisini alkışlarken, sanırım kızgınlığım daha çok onun yanına uzanan ve kendi iç dünyasının güzelliğini, naifliğini böylesine duygusuz bir adama feda eden genç kadınlara olabilir… Ah şu itaatkarlık yok mu?! Ah şu, ben hepsini sizden daha iyi bilirim, kadın aklınla sen bir şey bilmezsinler yok mu! Ama hepsi ve her şeyin toptan üzerime üzerime geldiği bu tekno-medyatik dünyada en çok istediğim şey daha da göz önünden kaybolmak. Farzedin ki böyle feveran ettiğimde fazla otlamış inekler misali metan gazı çıkarıyorum. Kadın olmamdan ötürü yarım akıllı olduğumdan haliyle benden iyi bir koku çıkması pek mümkün değil! Af buyurun! Hay bin kunduz, ozon tabakasını düşünerek de olsa delebileceğim!!! Sosyal medyada bırakmak istediğim tek iz farkındalık, biraz öfkeli bir tutam yazı ve doğa, gezi fotoğrafları olabilir. Hepsi bu! Ne ailemi, ne sevgilimi göstermek, ne de başkalarının yaşam biçimine karışmak. Nerede gördünüz tesettürlü ablalara örümcek kafalı diye yazdığımı? Ama siz, siiiiz, her bir şeyi bileeeen olaraaaaak, benim yarım akıllı olduğumu da biliyorsunuz demek. Peki. Küsmüyorum ama öfkeleniyorum. Öteki yanağımı döneceğim, içimden gelmiyor. Hem ben İsa mıyım canım, ne döneceğim! Karşımdaki en az onu çarmıha gerenler kadar pragmatist. Böyle bir kafa ve ruha laf anlatılmaz, bak onu biliyorum, içimi döküyorum. Blog hakkımı kullanıyorum. İçedönüklüğüm körükleniyor, galiba biraz öfkem de öyle. Kimseyi guru, kimseyi koca, kimseyi kendimden daha üstte ve bilgili kabul etmemek ve başkaldırmakla ilgili… Siiiiz bana yarım dedikçe, beeeeen bütünlüğüme kavuşuyorum, içedönük oluyorum! Gücünü toplayan yağmur bulutları gibi… Sağanak olmak için! Ben yine ve herzamanki gibi hiçbir şey bilmediğimi itiraf ederim, çoğunlukla da susmayı severim. Lakin bu gittikçe alevlenen öfke özgürlüklerle ilgili… Nasıl düşüneceğimiz, oturacağımız, üreyip üremeyeceğimiz, inanıp inanmayacağımız, yememiz içmemiz farklı farklı ideoloji ve inançlara sahip grupların elinde kalıyor. Fransa’da, XIV. Louis’nin döneminde uygulanan infazlardan birini hatırlatıyor bana. Mahkumu kolları ve bacaklarından dört ayrı atın çektiği prangalara vurup sonra atların arasında infaz için zincirleri gerdirirler, mahkumu yırtıp kopararak parçalatırlarmış. Ruhumu böyle prangalıyorlar işte! Ne yoga kitapları, ne başka kadim öğretiler teselli etmez oldu. Edebiyata sığınıyorum sıklıkla… Hissettiklerimi, düşündüklerimi başkalarının da yaşamış olduğuna şahitlik etmek hem beni, hem de yaşadığım çağda olup bitenleri biraz olsun normalleştirmese de anlaşılır kılıyor. Omurgamı, içedönüklüğüm sayesinde diri ve zinde tutuyorum! Ne de olsa aklıma evsahipliği yapan başımı taşıyor! Her ne kadar yarım bir kadın olarak kafam gövdemden sayılmasa, ruhum ve aklım reddedilse de… O kadar yorgunum ki, üzerimde yüzyılların tozu var! “Seni çok üzdüm, özür dilerim,” diyen eski bir sevgilinin samimi özrüne çarçabuk “önemi yok, geçti gitti,” desem de içimden onun ve benzerlerinin ecdadına aslında sövdüğümü bilsem de, sonra bu anlamsız öfke dinse de, şimdiki zamanda olan biten ve hayatımın çeşitli dönemlerinde rol almış hiçbir kadın ya da erkek karakteri aslında hissettiklerimden bilfiil sorumlu olmasa da… Sorumlu olan yüzyıllardan bu yana kadın bedeni üzerinden kendi yobaz düşüncelerine ev sahipliği edecek türlü zemin ve felsefe türetecek güya din-i bütün yahut sonuna kadar ateist, kendi içinde kadın düşmanlığında maharetli ve sonuna kadar tutarlı, kadına karşı olabildiğine şiddet duyguları besleyen ve erkek bedeninde olmanın ayrıcalığına kendini kaptırmış cahil, adını psiko-analiz koyup penis kıskançlığı diyecek derecede aşağılık bir duygusal efsaneyi bilimselleştirebilecek derecede kendini beğenmiş tüm bu sürünün karşısına geçip bir hareket çekmek istiyorum… olmuyor! Neden mi? Bütün bedensel küfürler kadın bedenine uygulanan şiddeti anlatıyor da ondan! İçedönüklüğüm kendimden nefret etmeme izin vermiyor, tersine kendimi korumamı, kabul etmemi ve sevmemi, olduğum gibi olmamı buyuruyor. Bunun için ne soyunmam, ne giyinmem, ne iffetli, ne namuslu ne evli, ne de bekar, ne namussuz,sürtük, popüler adıyla orospu ya da hafif kadın, ne de kapitalist, sağcı, ne feminist, solcu, çirkin, ne de şu ya da bu olmam gerekmiyor! Bütün kelimelerinizi siz böyle düşünenlere iade ediyorum. Dünya sizin düşüncelerinizle var olmadığı gibi ne beni ne de sizi asla önemsemiyor. İçedönüklüğüm beni vahşi ve amansız bir kadına da çevirmiyor. Bana kadın kimliğim üzerinden değil, insan kimliğimle davranan kişilerle görüşüyor, söyleşiyor, yaşamaya devam ediyorum. Bu arada sabırla var olmaya, var olma hakkımı kullanmaya devam ediyorum. Birilerinin işine gelsin gelmesin, aklımı kullanmaya ve o aklı susturmamaya gayret ediyorum. Hatta “sınırlar” çok gerekli diyorum, “hücrelerin bile zarı var.” Bu sözü giderek daha çok söylüyorum. Benim bünyemi hasta edecek ne varsa onu benden daha iyi bilecek birisi daha olmadığına göre, bana “yarım” diyen, “yarım” olduğuma beni inandırmaya kalkışan, “yarım” akıllı kim varsa caaaaart diye çiziyorum üstünü! Sonuna kadar var olduğum alanı korumaya devam ederken tüm gücümü ve imanımı da içedönüklüğümden alıyorum. Bu arada yoga da zinde tutuyor, elhamdülillah! 😉

‘It was not a sentimental love’: Françoise Gilot on her years with Picasso

Thrill of the chaste: The truth about Gandhi’s sex life

Kucuk Prens - Ozer Aydogan

Reklamlar