En son yazımı Haziran ayında yazmışım. Ondan sonra olanlar malum… Özellikle Nisan’dan itibaren boğulduğumu hissettim. Sanki göğsümün üzerinde bir fil oturmaya başladı. Daralmak, nefessizlik, giderek artan halsizlik ve vücudumun havlu atışına tanıklık etmek sessizce… İncinince, ya da bir hastalığa maruz kalınca, acı çekerken ve hayat tüm esnekliğini yitirince giderek kendini kapatmak, kapandığını izlerken hem iç, hem dış dünyalarda, duygusal, fiziksel ya da düşünsel bedeni suçlamak ne kadar kolay.

Zamanlar hep olağanüstüydü aslında. Bir rehavet uykusuydu bizimki. Siyaset, savaş, kan ve iklim değişimi uyandırıverdi ansızın. Komşuların bombalanması, sokakta yatanlar, tecavüze uğrayan kadınlar, çocuklar, göç, hastalık, tarlalar dolusu heba olan tarım ürünleri, şirketlerin kapanması, iflaslar, doğumlar, ölümler… Hepsi vardı ve biz uykudaydık. Ateş düştüğü yeri yakıyordu. Buraya henüz düşmemişti. Öyleyse önemli değildi.

Susmak geliyor insanın içinden. Temmuz’dan bu yana yogayla aramız zaten bozuktu, yazıyla da bozuldu. Göğsümden kalktı o fil ve yürüdü gitti, nefes de sağlık da düzeldi, ama ne yoga ne de yazı bir türlü geri gelmedi, gelemedi. Sessizlik uzadı aramızda, mabede dönüştü, içine girdikçe kaldım, kaldıkça sustum, sustukça bıraktım. Düşünmeyi, tasarlamayı, anlamayı, kurcalamayı. İstenmeyen misafirleri kovdum birer birer, hücrelerimin genetiğinde yazılı bir kanundu yaşama hakkım, oradan geliyordu faşist düşüncelerim, faşist miydim? Tekildim, tektim, dolayısıyla bencil. İlişkiselliklerimin provalarını sıklaştırdım. Mecbur olduğumu düşündüklerimle olmadıklarımı gözden geçirdim, dengeledim biraz. İstediğim zaman ulaşılmaz ya da ulaşılır oldum. Aynısını bana yapanlara önceleri kızdım, sonra kızmaz oldum. Bıraktım, herkes istediğini olsun, olalım. Ne hissettiğimi, ya da hissetmiş olduğumu paylaştım. Boğazımdaki düğümler çözüldü. Mesafeliliği keşfettim, başkalarına ve kendime karşı. Sustukça bazen mesafeler arttı, kimi konular, insanlar önemsizleşti, bazısının izi kaldı. Yazının ve yoganın benden bana köprüler kurduğunu hatırladım. O köprüleri neden kurduğumu, neden yaktığımı… Bedensel bir pratiğin, zihne, duygulara, duyulara ulaştığını, genlerime işlediğini ve bu pratiğin yalnızca ve yalnızca benimle ilgili olduğunu, dışa aktarımının veya tarifinin önemsizliğini, hatta imkansızlığını gördüm. Böylece artık savunmaların, uzun tirad ve açıklamaların da sonu geldi.

Talasana Yoga benim için sağkalımcı ve varoluşsal bir günce.

Şekil yok, deneysellik var.

Suçluluk yok, yollar ve seçimler var.

Başarmaya ve şekillenmeye odaklı yoga pratikleri, yaşam ve tüketim alışkanlıkları ile karşılaşmaz oldum. Bedenimin, ruhumun, içimin çektiği yogayı kendime verebilmeyi, yoganın içimin kaynağından gelmesini bekledim. Önceleri özlemedim. Sonra özledim, uygulayamadım. Bisiklete binmeyi unutmuş gibiydim. Bisiklete binmeyi unutamazsın diyenlerle karşılaşıp durdum. Unutkanlığımı kabul ettim. Bu sabah matı serdim, uzunca oturdum üzerinde. İçimden gelenler birer birer azar azar döküldü. Zamanın izini yitirdim. Vaktim vardı. Şanslıydım. Şükrettim. Sağda solda patlayan bombalar, savaşın amansız girdabına kapılıp yiten hayatlar, coğrafyalar ve oturma odama ekranımdan taşan amansız haberlere karşın şimdilik güvendeydim. Henüz ateş düştüğü yeri yakmıyordu. Zamanlar hep olağanüstüydü. İçimin ejderi nihayet başını kaldırmış, derin uykusundan uyanmıştı.

“A singular heavy tread(?), ceaselessly carving a path,
for the waters tumbling invisibly, beneath.
I have always wanted to be with them, with you, so…” [Jami Sieber]

Kitap önerisi: Alain de Botton, Status Anxiety (2005).

Reklamlar