Kitapçıya giriyorum, bir mabede ayak basar gibi. Düşünce dünyasında yüzmek çocukluğumdan bu yana alışkın olduğum tek ortam. Kalabalıkların ortasında tekil hissederim daima, hatta iki kişiyken yalnızlığımı daha çok fark ederim. İki zihnin sözüm ona iletişimi eğreti asma köprüler gibi gelir. Konuştukça mesafe girer araya, düşündükçe soğukluk. Zihnin iklimi soğuksa, yüreğin iklimi yangın. Her ikisiyle düşülmez yola. Nerede bu taburenin üçüncü ayağı? Dört ayaklı masanın önüne çektiğim sandalyede otururken tadına baktığım güven, üçgenlerin dilini konuşur özgüven… Anlatmak istedikçe boşluğu keşfediyorum, tatsız tuzsuz ve sade. Soğuk bile değil. Belki su… Boşluğa ilk temas üşütüyor insanı, biraz hüzünlendiriyor başlarda. Sonra alışılıyor çabucak, yine suya girmek misali, teninde ürpertisi yaşamın ve titrek nefesini duyuyorsun. Biraz kendinden doğmak bu defa, anan baban sensin, şaşırıyorsun bu yeni doğmuş bebeği nasıl tutacağını bilmiyor panikliyorsun. O zaman anlıyorsun ki hissetmekten korktuğun kadar başka hiçbir şey bu derece korkutamıyor seni. Buna da alışıyorsun, suya alışıyor tenin, vücudunun ısısı ile suyunki buluşuyor. Alışıyorsun kendine. Alışmak, korktuğun hislerinin içinde bir uyurgezer olmak demek, neyi neden hissettiğini bilememek, arada sıcak, bazen de buz gibi akıntılarla karşılaşmak seni zorla kahramanlaştırıyor. Kendi kendinin kahramanı olmaktan ölesiye sıkılıyor ve bunalıyorsun. Sorumsuzca yaşamak istiyorsun, su gibi akmak yalnızca gideceğin yere kadar, nefesinin yettiğince. Hırslarının ve arzularının kabuğu pul pul dökülüyor, çıplaklığına şaşırıyorsun ve başkaları fark etmesin istiyorsun, ne kadar çocuksu ve naif olduğunu, kendini kendinden kıskandığını, bazen düşman kesildiğini, bazen de kendini puta taparcasına sevdiğini… Boşluğun üzerinden aldığı yükle hafifleyeceğini sanırken bir taş gibi kendi dibine çökeliyorsun. İki kulaç atıp, yeteri kadar çabalayınca kıyıya yüzmek garanti sanırken içinin boşluğu, varoluşunun kara deliği genleşiyor. Göbek deliğinin bir iki parmak altında hissettiğin düğüm bu dünyaya ve bu yaşama ait, artık biliyorsun ve kurcalamamakta belki de haklısın. Su olsa etrafından dolanır, yatağında kıvrılır yine akar. Bir kez içinin boşluğuna temas edince geriye dönüş yok. Yol uzadıkça yükleri bırakmak, geçmiş ve geleceğin tam ortasına boylu boyunca uzanmak var. Kitap raflarının arasında gezinirken Mircea Eliade‘ye uzanıyor elim. Çocukluğumdaki kadar derin ve naif, pür dikkat içine gömüleyim yazı dünyasının, başımı kaldırdığımda günün eriyip gitmesine şaşırayım, yalnızca acıkınca ve tuvalete gitmek için kitapların başından ayrılayım. Okurken, ben, ben olmaktan çıkayım. Tek derdim, boşluğumla yakından karşılaşmalarımın izini sürmek…

Eve yürüyorum ağır ağır… Adımlarım, zemini fark etmek, sonra kapının önüne gelmek, anahtarın kilitte yavaşça dönmesi, tanıdık o kozanın içine girmeye az kaldı, derken yoga matımın üzerindeyim, Upavistha Konasana‘da aktıkça, içimin hayaletleriyle buluşup kasıklarımda nefesimle yarışmayı bırakan nabzımı duydukça kimliklerimi soyunuyorum, bahtsız endişelerim dağılıyor. Bir kez daha yüce Karaçam‘ın altındayım ve dallarının şemsiyesine sığınmışım. Yeni sorularım var ve yeni cevaplarım ve suskunluklarım, vadilerim, göllerim, nehirlerim, gözlerimde yıldızlar var, kulaklarımda rüzgarlar, bir süre sonra derin boşluk var kendimi bıraktığım…

Kitap önerisi: Matmazel Christina, Mircea Eliade (Metis, 2014)

Reklamlar