Herkes sular seller gibi yazdıkça içime kapanıyorum. Herkes dışa dönük yogalar yaptıkça giderek yin galip geliyor her akşam yoga matımda. Dışarıda dünya çıldırdıkça giderek içim yumuşuyor ve ev hali sarıp sarmalıyor beni, bizi… Sevdiğim adam, kitaplar, radyo, canım çektiğinde üç beş kelime çiziktirdiğim not defterlerim ve evimin neşesi kedimle şimdilik çok şanslı bir azınlık mensubu olmanın bazen yüreği dağlayan, çaresiz hissettiren, fildişi kulelere hapseden hâlet-i ruhiyesi… Dünyanın gidişatı malum, mevsimlerden distopya, televizyonda sualtı belgeseli, okyanusun dibi çalkalanıyor yukarıda fırtına esip gürlüyor, bir oraya bir buraya gidip gelen denizin tabanında bir dizi ıstakozun birbirine tutunup ip gibi dizilişini, en arkadakinin zinciri oluşturan arkadaşlarına tutuna tutuna dizinin en başına geçip hep birlikte iki devasa kayanın arasındaki kumdan boşluğu aşma çabalarına şahit oluyorum, yardımlaşıyorlar. Biz, savaşmak istiyoruz. Küsmek. Birbirimize sırtımızı dönmek. Hatta ben de öyle. İstemediklerimi, sevmediklerimi ve anlaşamadıklarımı kendimden uzak tutmak istiyorum. İçimden yardımlaşmak gelmiyor. Oysa fırtınalı, yangın günler bekliyor bizi. Görüyorum, iliklerime kadar hissediyorum. Egomuzun izin verdiği ölçüde genişliyor ya da daralıyor yaşamlarımız. Hem kırsalda, hem de büyük kentlerde hayatın bir dayatmadan ibaret oluşu can sıkıcı. Ahenk ve dengeden pek uzak, daha çok maddi ve manevi yağmayı andırıyor ilişkiler. Konuşmak istemiyorum, dolayısıyla söz söyleyemediğim bu blog da can çekişiyor. Edebiyata, aşk ve sevgiye, azar azar gördüğüm eşe dosta, keyifle çalıştığım işime yoğunlaşıyorum. En büyük darbeyi yiyene, ateş düştüğü yeri yakana dek bu böyle. İnsan doğası başkasına yapılmaması gerekeni kendi canı yandığında öğrenmeye programlı herhalde. Kimimiz teselliyi felsefede, tinsel alanlarda, müzikte, kimimiz protesto edip şiddete karşı bir duruş geliştirmekte, kimimiz inançlarımız uğruna ölmekte, bazılarımız aldırmayıp yaşayıp gitmekte buluyoruz. Tarihe bakınca on beş, yirmi yıl nedir ki, okyanus tabanını sarsıp biraz da allak bullak eden gelip geçici bir fırtına, yardımlaşarak atlatılabilecek. Oysa Kıta Avrupası elli yıl zarfında iki büyük dünya savaşı gördü. Belki o anda insanlar içindeyken buna dünya savaşı demedi, diyemedi, ama bombalar yağdıkça, sığınaklara indikçe, kendi evlerinin duvarları üstlerine çökünce, ateş düştüğü yeri yakınca çaresizliği, acı ve yalnızlığı daha da derinden hissetti. Aklına savaşlara isim vermek hiç ama hiç gelmedi. Trump’ın da ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte “post-truth”, yani “gerçek ötesi” kavramı bir sis gibi çöktü üstümüze. O sis hep vardı, sosyal medya ve internet bilgi kirliliği yaratıyordu, biliyorduk da bu denli kendi yüzümüze attığımız bir tokatla şaşıracağımıza inanmıyorduk. Bazılarımız. Diğerlerimiz, oh dedi, içinden tabii, oh, en sonunda o göçmenlerden kurtulacağız, o duvarı dikeceğiz, o şehirlere gireceğiz, onlar değil, bizler sahip çıkacağız, bizim olacak, bizim istediğimiz gibi olacak… Bencil benlerin kollektif bizlerin zZzZzzzz diye içi sızlatan uğultusu sarıyor dört bir yanı. Arı kovanına düştük, canımız yanacak, kesinlikle! Herkesin ruhu, dili, eli, gözü birbirini ısırıyor! Açlığımız tek ve en geçerli güdülenmemiz herhalde, içimizdeki sürüngene laf anlatmak kaygımız da pek yokmuş zaten! Derken, hafta başında Arrival filmini izlemeye gidiyoruz. Sinemanın koltuklarına kuruluyoruz ve daha ilk on dakikada hooop filmin hikayesi içine alıveriyor bizi. Türünün en iyi örneklerinden diyebilirim. Günün birinde on iki tane uzay gemisini dünyanın çeşitli ve birbiriyle ilişkisiz yerlerinde havada asılı bir biçimde görmek, her yerde korku ve kaosa neden oluyor. Kadın bir dilbilimcinin bakış açısıyla örgülenen öykü, dilin yetersizliği, iletişimsizlik, terör, korku, toplumsal şiddet ve hiddet, savaş, kayıp, ölüm, sevgi ve zaman üzerine eşsiz bir anlatı. Çin asıllı Amerikalı bilimkurgu yazarı Ted Chiang‘ın, The Story of Your Life, 2000 yılında Nebula Bilim Kurgu ödülü kazanmış ve bu kısa romanı Fransız asıllı Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve sinemaya aktarmış. Lars von Trier‘ın Melancholia filmi de beni çok etkilemişti, ancak Arrival (Geliş) hem tartıştığı felsefi konular, hem de özellikle günümüz dünya gündemini işgal eden iklim değişimi, şiddet ve savaş temaları açısından bizi ağır sorular hakkında düşündürüyor. Birbirini içte ve dışta amansızca yiyen, birbiriyle devamlı savaşan insanlar birdenbire uzaylılarla karşı karşıya kalıyor, verilecek tepkinin boyutu, niteliği, ne olması gerektiği, diplomasi, iletişim ve etkin dinleme, sevgi, korku ve sağkalım ve daha nice duygu, düşünce, konu ve tartışma ile akıp giden film aslolan sorunun çevresinde çemberler çiziyor. “Dünyaya geliş amacınız nedir?” Soruyu uzaylılara yöneltmeye çalışan insanoğlunun kendine sormaktan en çok kaçındığı şey bu değil mi? Dünyaya geliş amacı totaliter şekilde yönetmek, öğretmek ve kendi fiziksel, tinsel ve zihinsel kurgusunu sürdürülebilir kılmaya uğraşmak olan kişilerin inşa edeceği sistemlerin kırılganlığını unutuyoruz. Sürdürülebilirliğin esasının tatlı dil, etkin dinleme, diyalog ve karşılıklı saygı, en önemlisi de intibak yeteneği olduğunu da… Böylece geriye küsmek, kopmak, uzaklaşmak, şiddet içerikli bir konuşma dili, ötekileştirmek ve birbirini karşılıklı aşağılamak kalıyor.

Filmin müziklerini İzlandalı Jóhann Jóhannsson bestelemiş, bana anne karnındaki ceninin kalp atışlarını dinliyormuşum hissi verdi hep. Doğum ve ölüm ve ikisinin arasında olabilecekleri ima etti. Kendi sözlerimi, yaptıklarımı, bana söylenenleri, yapılanları, bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirtti. Matımın üzerinde Balasana (Çocuk Pozu) ile kendi rahmimin içine çökerken bende açılan yaralarla benim açtığım yaraların kanı buluştu, kırmızı oldu, hayat aktı. Tam da ertesi günü haberleşmediğim zaman huzurlu olduğumu farkettiğim bir mesajı yanıtladım… O mesajlar gelmesin, hatta uzaylılar da gelmesin, geleceklerse iyi niyetli olsunlar dedim içimden. İyi niyet, bir kez yokluğu anlaşılınca güven buharlaşıyor sözlerimizden ve sesimizin rengi soluyor. Uzun uzun susmak en güzeli… Sabırla beklemek ve içsel barışa gebe kalmak… Hatırlamak, hatırlatmak… Hepimizin en kırılgan halimizden yalnızca şans eseri uzakta olduğumuz gerçeğini ve bunu gerçeklik ötesi algıların dahi değiştiremeyeceğini, asal gerçekliğin ölüm ve doğum, ikisinin arasında yaşadıklarımızınsa bir düş olduğunu… Bir yandan ciddiye alınmayacak denli saçma ve kısa, bir yandan da ölesiye ve sonuna kadar sevmek için ciddiye alınacak denli asal ve yine de kısa şu hayat! Yapmacıklıkları hazmedemeyeceğimiz denli değerli!

Istakozlar sabırla birbiri ardına kendi etlerinden kurdukları köprüyü aşıp karşı kayanın kovuklarına sığınmak üzere dağılmaya başlıyorlar. Fark ediyorum ki çok büyük ölümcül tehditler bizleri ya anarşiye, ya da sağkalım uğruna birbirimizle işbirliğine itebilir. İşbirliğinden ve yardımlaşmadan hayli uzağız. Birbirimize ihtiyaç duymuyoruz. Demek ki şimdilik kelle pek de koltukta değil! Ta ki…

—————–

Ted Chiang, Stories of Your Life and Others (Collected Stories), 2016.

Reklamlar