Bu yıl, zalim bir yıl oldu. Çok kan aktı, akmaya devam ediyor. Gözyaşı ve öfke, sonrasında bir uyuşukluk hali, dünyada ve ülkemizde ardı arkası kesilmeyen şiddetin tırmanışına seyirci kaldıkça ruhumuz örselendi, kalbimiz kırıldı. İnsanın açgözlü ve kana susamış yırtıcı doğasına şahit oluyoruz. Çocukluğumda İstanbul’un eski mahallelerinden birinde bezgin ve tembel bir yaz günü mahallenin veletlerinin bir kedi yavrusuna nasıl işkence ettiklerini hatırlıyorum. Bizim evimizde hep kedimiz oldu; ailemde hayvan ve doğa sevmeyen yok. O gün, ayağıma ayakkabılarımı geçirip aşağıya bir koşuşum vardı ki, bir yandan ağlıyorum, bir yandan avazım çıktığı kadar bağırıp kavga ediyorum; ilkokul dördü bitirdiğim yaz, evimize bir gözü görmeyen bir kediyle geri geldim sokaktan. Çocukların elinden zor aldığım bu kedi daima biraz ürkek ve ürkekliğinin verdiği alıngan saldırganlığı ile ailenin vazgeçilmezi oldu. Kaç tane kedi, köpek, ağaç kurtarabiliriz, onlar için savaşırız da nereye kadar savunabiliriz yaşam hakkını, inanın hiç bilmiyorum. Ben, o yaz, insanın içindeki zalimle tanıştım ve ölesiye ürktüm.

Bu yıl, zalim bir yıl oldu. Çocukluk anımın bende bıraktığı izin sızısını yüreğimde yeniden hissederken, bir de yetişkin dünyasının türlü zalimliklerini hatırladım. Ulvi meselelerden konu açıp bizleri kurtarmayı vaat edenlere şahitlik eder tarih; onun sayfalarını geçmişten günümüze ister genel, ister özel ilişkilerde şöyle bir çevirince kişisel menfaat ve hırslara gözünün yaşına bakmaksızın önüne geleni kurban etmek isteyenlerle karşılaşırız.

Bu yıl, zalim bir yıl oldu. Tarihin ve şimdinin zalim karakterleri buluştu ve birbiriyle adeta yarıştı. Bu karakterlerle karşılaşırız karşılaşmasına da, gerçek niyetlerini hemen anlayabilir miyiz? Çöple samanı birbirinden ayırt edebilmek için şöyle bir duraklayabilir miyiz? Bize neyin karşılığında ne vaat edildiğini anlayabilir miyiz?

Bugünlerde hayat bizi içimize çekilmeye, uzun bir kış uykusunu uyumaya zorluyor; tıpkı mevsimini bekleyen, güneşin eli değdiğinde açmaya söz veren çiçek tohumlarıyız; çekirdeğinde yarınları, en önemlisi de ümidi saklayan. İnsan ruhunda zalimlik ve çıkarcılık olduğu kadar iyilik ve yardımlaşma da var, inanıyorum. Dostla düşmanı iyi ayırt etmeyi öğrenmektir belki bu dönemin dersi; kışla yazı birbirine karştırmamak, bahara kanmamak. Zalimlere verilecek en iyi cevap da inadına içinin cevherini sakınmak, yaşatmak, güzel değerleri, dürüstlüğü ve katıksız sevgiyi sessiz ama güçlü, savunmak, onun varlığına inanmak, kendi yaşamında kendine örnek olabilmektir. Kalp kırmamak, kıranlara da omuz silkip arkanı dönüp gidebilmek, zalimleri zalimlikleriyle baş başa bırakabilmektir. Gel gör ki, yanağını öteki yana çevirmek, pasif sessiz barışçıl direnişle tepemize yağan ve yağacak olan nice bombanın, merminin, hele de kadınlara edilen türlü işkencelerin, savrulan tehditlerin karşısında kendi önemsizliğimizi keşfetmeye de zorluyor bizi; kendine ihanet etmeden son nefesini vermektir belki önemli olan, yani kendinle barışık olmaktır. Ölsen ne yazar, yüreğinin ve zihninin derinliklerini ele geçiremeyeceklerine göre! Seninle senin zamanın sussa ne fark eder!

Küçük birer toz zerreciği olduğumuzu unutacak denli cahiliz. Şimdilik, aslolan doğanın kendisi ki bizler onu korumaya yeltenecek denli kibirli, dengesini bir süreliğine şaşırtacak denli de aptalız! Daha savaşçı, dikenli, tehditkar ve umarsız, değişken bir doğaya evrilmesine belki bir nebze katkıda bulunuyoruz yaptıklarımızla. Canlı çeşitliliğini azaltıp daralttıkça bu dar boğazdan geçmesi gerekenlerin çocuklarımızın çocukları olduğunu da unutuyoruz. Birileri birilerinin ölmesi ya da doğması gerektiğine karar veriyor. Güneş de ay da aldırmıyor; biri doğuyor, diğeri batıyor, günler geceleri kovalıyor. Sık sık teselli buluyorum gelip geçiciliğimizde. Bu, öyle bir kibir ki, Gılgamış‘ın ölümsüzlük otunun peşine düştüğü hikayede anlatıldığı gibi, insanın gözünü kör etmiş, ne kendini kurtarabilmiş, ne batırdığını iddia ettiği doğayı. Günün birinde, Gılgamış’ın canı sıkılmış, nedense sonsuza kadar yaşaması gerektiğine karar vermiş; devlerin ve cücelerin zamanında bir masal anlatılagelmiş, bir varmış, bir de yokmuş…

Sevdiklerini kaybedenlerin sancısına, acı çeken yürek, zihin ve ruhlara şifa dileğiyle…

Vincenzo Bellini – Casta Diva (Norma)

* * * * *

2017 yılından itibaren üç yıl boyunca çalıştığım şirket, dünya çapında bütün ofisleriyle savaşın yol açtığı yıkımı bir nebze olsun giderebilmek amacıyla travma geçirmiş pekçok çocuğa yardım eli uzatan War Child adlı sivil toplum kuruluşuna destek olacak. Bizim ofisimiz ise yerel bazda bu yıl TemizDeniz Derneği (TURMEPA) üzerinden doğayı korumaya yönelik çalışmalara destek verecek, sanırım bana da türümün örneği olarak kendi cehaletimi ve kibrimi hatırlaya hatırlaya gönüllü olup çalışmak düşecek…

Reklamlar